Frankenstein etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Frankenstein etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ekim 2012 Pazartesi


1985 yapımı “Re- Animator”, Howard Phillips Lovecraft’ın “Herbert West—Reanimator” adlı kısa öyküsünden uyarlanan Stuart Gordon yönetmenliğinde korku- komedi türünde kült bir yapım. “Re- Animator”, hem serisinin başlangıcı hem de kendine özgü atmosferiyle akıllara zarar ikili Stuart Gordon ve Brian Yuzna ürünü. Filmin yapımcılığını yapan usta yönetmen Brian Yuzna ise serinin devamındaki iki filmi olan “Bride of Re-Animator”, “Beyond Re-Animator” adlı filmlerin yönetmenliğini yapmıştır. Başrollerinde, Stuart Gordon’ın daha sonra diğer bir kült yapımı olan “From Beyond”da beraber çalışacağı Jeffrey Combs ve Barbara Crampton’ın yanı sıra “Bride of Re- Animator”de de yer alan Bruce Abbott ve David Gale  bulunmaktadır. New England’daki Fantastik Miskatonik Üniversitesi’nde tıp öğrencisi olan Dan (Bruce Abbott), öğrenci evi geçim derdine düşmüştür. Dan, ev arkadaşı olarak İsviçre’den yeni gelen, tıbbi araştırmalar yapan Herbert West’i (Jeffrey Combs) alır. Dan’in kız arkadaşı ve tıp fakültesi dekanının kızı Megan (Barbara Crampton), West’le tanıştığı andan itibaren onda ters giden bir şeyler olduğunu Dan’in kafasına vura vura anlatmaya çalışır. Kendini deneylerine fazlasıyla kaptırmış çılgın bilim insanımız West’in deneyleri, karakterlerimizin her birini zıvanadan çıkarır.
 80′lerin en önemli üçü bir arada (korku- komedi-gore) filmlerinden olan “Re- Animator’de West, fosforlu kalem suyu şişesiyle ölmüş kişileri yeniden canlandırmaktadır. Bu şişeden her türlü nasibini alan karakterlerimizin de yaşadıkları hayat, hayat olmaktan çıkar. Film ve hikaye, Mary Shelly’nin Frankenstein’ını alıp ağır bir çekiçle kafasına vurur. Hatta serinin devamındaki “Bride of Re-Animator”, “Frankenstein’ın Gelini” gibi yola devam eder.
“Hastanede mangal mı yapıyorlar, ameliyat mı..”
Filmde West karakterinin şırıngası vardır güzel mi güzeldir maalesef ruhu olmadığı için pek de şansı yoktur. Bu bahtsız karakterimiz, yaramaz çocuk gibi oraya buraya iğne sokmadan duramamaktadır. West’e “senden büyük psikopat Dr Call Hill (David Gale) var” demek uygun olabilir. Dr Hill, filmin yarısından sonra sapkın karakterine kafa bin dünya olarak devam etmektedir. O kafayla yaptığı şeyler ise morga düşenin West’e sarılmasını sağlar. Hill, büyük psikopat olarak West’e dünyanın kaç bucak olduğunu gösterir. Filmi izledikçe West’e “bir otur hiperaktif manyak” diye ihtarda bulunabilirsiniz, hatta o elindeki şırıngayı alıp ona batırmak isteyebilirsiniz . West’in özü de zaten iğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır özlü sözünü bolca anımsatıyor. Şahsi görüş olarak keyfine düşkün morg bekçisinin bu olaylar içinde aldığı molaların filmin hikayesinde tetikleyici rolü olduğuna inanıyorum. Kendisi ne zaman “ooo mola zamanı” dese bizim karakterler “ooo boş ders” sevinci yaşar gibi zıvanadan çıktığına şahit oluruz.. Boş bulan morgun kapısından kaçıp içerde olmadık şeyler yapar. Bekçi görevinin hakkını vermiyor belki evet, bir görev insanı değil; dergi okumalar, paso molaya çıkmalar… Zaten morgun kapı önünde çalıştığı için onu da anlamak gerek. Filmde doğru düzgün repliği olsa ilk söyleyeceği şey “Hastanede mangal mı yapıyorlar, ameliyat mı belli değil” olabilir. Tüm bu olup biten içinde bir de zombilerin yükselişi tuz biberdir. Karakterlerimizin yolu, yol değildir.
Akıl sağlığına zararlı ancak bir o kadar da zamanında ses getiren film, türe uzak kesimler için hastalıklı gözükebileceğinden tavsiye edilmemeli. Diğer taraftan filmi hatırladıkça ülkemizin yaz sezonu ekranları parselleyen doktorları aklıma geliyor. Aralarına bir dönem Nip Tuck’ın ruj teknikeri Christian Troy karakterimsi biri katılmıştı ki “bir Herbert West karakteri sokulsa nasıl olurdu” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Durup dururken aklıma yaz ekranı doktorlarının düşmesinin sebebini hala ben de açıklayamıyorum.
“Re-Animator”den dört yıl sonra Stephen King’in çok satan romanı Pet cemetery, Mary Lambert tarafından çekilir ve çoğu karakter Re- Animator’le aynı nihai sonu paylaşır. “Re-Animator” seyrederken “Evil Dead” serisi misali insan gülse mi yoksa bazı gore sahneleriyle depresyona mı girse karar veremeyebilir. “Re- Animator”, sınırda kişilik bozukluğu gibidir. Kahkahalar atarken bir sonraki sahnede irkilebilirsiniz. Film türünün kendine özgü örneklerinden biri olmasının yanında sınırda zombi bozukluğu da olabilir… Yuzna ve Gordon’la her şey mümkün…
Aytaç Özge 

6 Ocak 2011 Perşembe

Yıkanmak İstemiyoruz!



Ünsal Oskay’ın Anısına
Bir Salı akşamı Ünsal Hoca’yla derse başladın mı hiç…

Salı günleriydi dersleri, evet yanılmıyorsam Salı günleriydi… İple çekerdik; o zaman gelsin de Ünsal Hoca bizi aydınlatsın, aydınlanmanın diyalektiğine varalım diye. “Pasajlar” derdi vurgulayarak… Bazen “Okuyan var mı”, bazen de “hala okumadınız mı” şeklinde söylenirdi. Sanki yanı başımızda bir soba vardı, üzerinde kızarmış ekmeklerin kokusu üzerine de Ünsal Oskay’ın tarifsiz yorumları… Bir gün bir poşet mandalinayla geldi sınıfa ve öğrencilerine “tek başıma mı yiyeceğim aranızda paylaşın” diye söylendi. Hayatınızda kaç hoca size mandalina eşliğinde Benjamin, Adorno, Mary Shelley, Marx anlatırdı, Dr. Frankenstein’la King Kong’u kapıştırırdı… Bu kişi, olsa olsa “Yıkanmak istemeyen çocuklar”ın hocası Ünsal Oskay olmalıydı.

“Okuyun” derdi tekrar ve tekrar “Karanlığın Yüreği okuyun, Moby Dick okuyun, Estetize Edilmiş Yaşam okuyun”… Ölümsüz Tanrılar olarak adlandırdığı sinema izleyicilerinden dem vurup mitolojik havalara atıfta bulunurdu. “Uykuda Sevilen Kızlar” kitabından King Kong’a uzanan aydınlanmanın yüreğine doğru masal dinler gibi ilerlerdik onunla… Sonra bir gün aramızdan ayrıldı ve onun anısına burada tekrar bir masal dile geldi…

Bir varmış ya da yokmuş uzak diyarların birinde bilge bir adam yaşarmış. Söylenceye göre bu bilge, etraftaki uçsuz bucaksız diyarların her birindeki kitap sayfalarından kendine bir ev yapmış; bütün duvarlarını sayfalarla kaplamış, kapısını sayfalarla ayırmış, pencere perdelerini de özenle sevdiği kitaplardan seçmiş ki onları okuduktan sonra evi aydınlansın diye… Duvarlar üst üste sayfalardan oluşmuş; ayrı ayrı kitaplar halinde örülmüş. Çamaşır ipinde bile çorapları yerine rüzgarlarda uçuşan sayfalar asılıymış bahçesi boyunca… Yıllar yılı uğraşmış bu evi yapmak için bilge, yememiş içmemiş okumuş hep.

Yer Sayfa Gök Bilge

Her hafta farklı diyarlardan öğrencileri, bu sayfaları özenle okumak için gelirmiş. Gökyüzüne doğru uzanan uçsuz bucaksız bu büyük sayfalara uzanmak için sayfaların bittiği gökyüzüne ulaşmaya çalışırlarmış. Evvel zaman içinde bilge, sayfalarda anlatılan bazı hikayeleri öğrencilerine aktarırmış. Çocuklar sabırsızmış, bir an önce bilgilerin hepsine ulaşmak isterlermiş. Bilge ağır ağır anlatırmış bildiklerini…

Öğrencileri sohbeti bitmesin ister, hep anlatsın diye gidecekleri zaman için evine bağladıkları iplere okudukları sayfaları asar ve bir hafta içerisinde çeke çeke bilge adamın evine ulaşırlarmış. Dönüş yolunda ise ödünç aldıkları yeni sayfaları eski sayfaların üzerine ekleyerek ipi çeke çeke biraz da ağır adımlarla geri giderlermiş. Böylece sayfadan evin binlerce sayfadan köprüsü olmuş. O kadar muhteşem bir görüntü oluşmuş ki iplerdeki sayfalar rüzgarda dalgalandıkça uzaktan bakana kağıttan bir tepenin etrafındaki sayfa denizi dalgaları gibi görünürmüş. Öğrencileri artık yıkanmayı reddederek bu sayfadan denizde yüzmeye başlamışlar. Bazıları çok açılmış, bazıları kağıt evin etrafından ayrılmak istememiş. Bir gün öğrencileri sayfaların üzerinde durmaya çalışıp okurken fırtına kopmuş. Kağıttan evin bütün sayfaları engin denizin üzerinde uçuşmaya başlamış. Son sayfaya kadar tek tek ayrılmışlar evden. Yer sayfa deniz, gök sayfa gök olmuş. Ardından yerle gök karışmaya, bütün sayfalar dans eder gibi birbirine geçmeye başlamış. Daha sonra rüzgar hızlanmış ve sayfalar birbirini tamamlamış. Yer kapak, gök kapak olmuş.

Büyük bir kitap içindeki öğrencileri bu manzara karşısında ne yapacaklarını bilememiş ardından bir gök gürültüsü duymuşlar. Birden sayfalardaki yazılar üzerlerine yağmaya başlamış. Önce birkaç cümle dökülmüş sonra bütün paragraflar, pasajlar ve hepsi. Bilge gitmiş ama bütün bildikleri yıkanmak istemeyen çocuklarının üzerine dökülmüş, içlerine işlemiş. Bugün hala o büyük kitabın sayfalarının o öğrencilerin hafızalarında saklı olduğu söylenir. Öğrenciler ise her an yanınızdan geçebilir, sinema salonunda yanınıza oturabilir. Kapıdan annem bir mandalina poşeti ile girmiş ya da gökten üç mandalina düşmüş, hepsi de Bilge’nin anlattığı kuramlarla kafamıza düşmüş.

Özge Öndeş
Kaynak: http://betaarti.com/2010/11/unsal-oskayin-anisina/