carrie etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
carrie etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Nerede O Eski Ana Temalar

Dikkat bu yazı, + 18 temalıdır. Çocuklarınızı uyuttuktan sonra, kabus görme ihtimaline karşı gece vakti okunmaması tavsiye edilir.



Korku/ gerilim türü filmlerin ya da dizilerin en önemli unsurlarından biri müzikleri… Bir melodiyi duyduğunuzda sizi çocukluğunuzdaki bir hatıra gibi o ana götüren şarkılar, filmlerin zeminini döşemektedir. Bir çok günahsız yavruyu denize girmekten alıkoyan Steven Spielberg filmi  ”Jaws”ın o derinlerden yaklaşan dişli melodisini, Alfred Hitchcock’nun “Psycho”sunun duşlardan ırak, bıçak gibi saplanan ürkütücü müzik  temasını unutmak mümkün değil.  Üstelik bu travmatik musiki deneyimi sadece filmlerle de kalmayıp Alacakaranlık Kuşağı, V gibi dizilerin tema müzikleri de aynı ruh halini yaşatabilir. Tüm bu olan biten içinde bir korku yapıtına yakışabileşecek en güzel tema ise  Dario Argento’nun Suspiria adlı filminin içine yedirilmiştir.


Suspiria (1977)
Suspiria, Goblin’in müziğinin kırmızı ve maviye boyadığı bir Argento başyapıtı. Filmle paralel olan müziğini dinlerken bir müzik kutusu hayal etmeyi deneyin. İçinde bir balerin dönsün ama bale yaptığı okulun ve müzik kutusunun aslında hiç de göründüğü gibi olmadığı filmin hikayesine denk düşsün… Zaten film, görüntülerinin güzelliği açısından bambaşka bir deneyim sunarken müziğiyle de bizi, bir güzel cilalayıp parlatır. Goblin’in Suspiria’ya verdiği nefes, masal gibi başlayıp dinleyenini de kırmızıya boyayarak melodisiyle ürpertir. Bu müzik eserine korku sineması müziklerinin efendisi de diyebiliriz.



Psycho (1960)
Alfred Hitchcock’un Bates Motel’ine uğrayıp da bu musiki eserinden nasibini almamış insan olamaz. Berrnard Harrmann imzalı eser, pek çok slashera sahne vermiş bu kült filmi zamanının ötesine taşımıştır. Anne eli değmiş gibi; yalnız mutfaktan değil duştan çıkan bir eserdir.


Rosemary’s Baby (1968)
Roman Polanski’nin Apartman üçlemesinin enfes yapımı Rosemary’s Baby’nin müziği bir ninni gibi. Krzysztof Komeda eseri bu müzik, uyutmuyor; aksine uykusuz bırakıyor. Hiçbir ninni, belki de insanı bu kadar rahatsız etmiyor…   

   
The Exorcist (1973)
William Friedkin yönetmenliğindeki The Exorcist’in Tubular Bells’i  sevmediğiniz biri için telefon melodisi yapmanız uygun olabilir dersek de yine de esere ayıp olur. Müzik, bir belgesel müziği değil zamanında ve halen korkuyla seyredilebilen bir başyapıtın çok tanıdık sesleri olarak hafızalara kazınmıştır. Jack Nitzsche’nin bu unutulmaz eseri halen duyulduğunda içinden şeytan çıkarabilme potansiyeline sahiptir.



Jaws (1975)
Steven Spielberg’in Jaws’ının dişli müziğini unutmak mümkün değil. Denizde insanın aklını başından alabilecek John Williams eseri olarak bir derinlik sarhoşluğu müziği gibidir. Dipten gelen korkuları açığa çıkartır, bikinili kızların korkulu rüyasıdır.

Carrie (1976)
Brian De Palma sineması; perdedeki mutluluk, zenginlik budur! De Palma Sineması, izleyicisine dünyalar veren ve kamerasıyla baş döndüren bir yerde durmaktadır. Korku filmi müziklerinde de ekmeğini sıkça yiyeceğimiz Stephen King’den olma Carrie’nin yönetmen koltuğunda De Palma  otururken Pino Donaggio da müziklerini yapmıştır. Filmin tema müziği, zamane gençliğinden nasibini alan Carrie adlı körpe telepat kızımızın  ortamın ahengine koymadan önceki zamanlarını usulca hissettirmektedir.

The Omen (1976)
Richard Donner’ın kült filmi The Omen’in tema müziği Jerry Goldsmith imzalı tam bir korku filmi müziğidir. Duyulduğu anda Allahsız The Omen oğlanının son karedeki yüz ifadesi akla gelebilir. Filmin dokusuna işleyen anti-kilise müzik, yaklaşan tehlikenin habercisi niteliğindedir.Youtube videosuna yapılan Justin Bieber doğduğunda çaldığına dair yorum da doğru bir tespittir.


Piranha ( 1978)
Joe Dante’nin yönetmenlğindeki kült film Piranha’nın müziği, yine Pino Donaggio beylere aittir. Kobay piranhaların çığrından çıkmasını konu edinen korku üstadı Roger Corman’ın yapımcılığı yaptığı film, b film klasiğidir. Tema müziği de piranhaların yalan rüzgarı müziği gibidir.

Halloween (1978)
John Carpenter’ı nasıl bilirdik; kült filmlerin yönetmeni olarak… Ancak kendisinin çoğu filmine döşediği müziklerde de imzası bulunmaktadır.  Efsane filmi ve serinin başlangıcı Halloween’in müziği konusunda fazla söze gerek yok. Duyulduğu anda Myers peşinizde gibi start alıp koşmaya başlayabilirsiniz.



The Amityville Horror (1979)
Stuart Rosenberg’in yönetmenliğindeki The Amityville Horror, dönemin üzerine belgeseller bile çektirtecek kadar şaibeli Amityville katliamını konu alır. Gerçek mi, kurgu mu diye çok tartışılan hikayesi şöyle dursun; “la la, la; şimdi yaktım çıranızı” hissiyatındaki Lalo Schifrin’in filme döşediği bu müzik eseri, dinleyeni ile saklambaç oynamaktadır.


Phantasm (1979)
Bir klasik düşünün ki müziğiyle harikalar yaratsın. Don Coscarelli filmi olan Phantasm, Fred Myrow imzalı filmle birlikte içe işlemelik bir müzik deneyimi. Phantasm’ın bir içim su hikayesi, müziğiyle de efsaneleşerek servise sunuluyor.


Friday the 13th (1980)
Bir serinin başlangıcı ve “Cuma benim isyanımdı” Jason’ın bitmek bilmez hesaplaşması… Sean S. Cunningham’ın yönetmen koltuğunda oturduğu filmi sonlandıran şarkı, unutulmazlar arasında yerini alır. Serinin diğer filmlerindeki müzikler de bir hayli başarılı olmasının yanında ilk filmin  Harry Manfredini imzalı bitiş müziği ile insan nereye gideceğini şaşırabilir.

Cannibal Holocaust (1980)
Ruggero Deodat yönetmenliğindeki kült filmin açılış müziği gayet sakin olmasıyla filmin yapısından uzak olduğu kadar yakışan bir yerde duruyor. Riz Ortolani eseri şarkının sakinliğine aldanıp izlemeye kalkan ise çok yanlış yerde duruyor.


The Fog (1980)
John Carpenter’ın yine hem filme hem de filmi döşeyen müziğe kendi elleriyle ruh kattığı bir yapımdır The Fog. Hem müziği hem de filmin kendisi oturduğunuz yere sizi çivileyebilir, ama baş aşağı…

The Beyond (1981)
Goreların efendisi Lucio Fulci’nin yönetmenliğindeki kült sinema şahesirinin temalarından bahsetmemek mezarlarına tükürmek kadar ciddi bir durumdur. Korku filmi müziklerinin yaratıcısı Fabio Frizzi’nin The Beyond’a ruhunu veren şarkısı, cehennemin kapılarını sonuna kadar açmaktadır. Herhangi bir yerde duyulduğunda The Beyond dedirtir ki aslında öyle herhangi bir yerde duymak da pek mümkün değildir. Filmin bu tema müziğini dinlemek gözleri tamamen kapalı bir deneyimdir. Bunun ötesinde bir de Fulci’nin Zombi’sinin müziği vardır ki ona hiç girmeyelim.




Evil dead (1981)
Yeniden çekimi heyecanla beklenen ve serinin başlangıcı Evil Dead filmi, Sam Raimi yönetmenliğinde unutulmaz bir deneyimdir. Joseph Loduca’nin piyanosuyla Evil Dead’e giriş yapılır, sonrası ise anlatılmaz, yaşanır. Bu arada bir yerde gelecek yeniden çevrim de heyecanla beklenmektedir. Sanıyorum bu sefer başka türlü gelmektedir.

Manhunter (1986)
Michael Mann’ın enfes filmi Manhunter, bir Red Dragon uyarlaması olarak Kuzuların Sessizliği’nden önceki durakta yer almaktadır.  Bu stilize filmin müzikleri de tabii ki de bu forma uygun olacaktır. “Graham’s Theme” filmin teması olarak öne çıkarken Shriekback şarkılarından ” This Big Hush” , peliküle dökülen bu şahesirin ruhunu ince ince soymaktadır. Ancak filmde öyle bir sahne vardır ki, insana yaşadığını hissettirir. Reba’nın kaplana dokunması esnasında çalan Shriekback’in “Coelocanth” adlı eseri, sahnenin tamamına öyle bir işler ki filmin size dokunduğunu hissedersiniz. Bu müzik, tamamen filmle bütünleşmenizi sağlarken yaşattığı duygular tarif edilemez.


Hellraiser (1987)
Nereden başlasam, nasıl anlatsam filmi Hellraiser… Christopher Young müziğinin etkisi, Clive Barker filminin dokusuna bir şekere damlatılan su gibi yayılıyor. Bir kült yapım, üzerine dökülen bir müzik; öyle  ki dikenleri bazen kendine batıyor.


Pet Sematary (1989)
Stephen King’in başyapıtlarından biri olarak Mary Lambert tarafından sinemaya aktarılmıştır. Elliot Goldenthal tarafından yapılan filmin müzikleri ise çabucak kana karışmaktadır. Sezen Cumhur Önal deyimiyle “tüm bu olan biten garip olaylar içinde”; bir diğer Stephen King’den olma “It” kopuk ya da “The Shining” müzik külliyatı gibi açılış müziğiyle mezarlığı sessizce kazmaktadır.

Bram Stoker’s Dracula (1992)
Francis Ford Coppola sinemasına Wojciech Kilar müziği karışır. Estetize edilmiş bir Dracula’nın yaşamı Kilar müziği ile ihtişamına kavuşur. Müzik eşliğinde Van Helsing karakterine bürünmek mümkün.

Geçmiş zaman olur ki korku eserlerinden pek çok tema müziği hafızalarımıza kazınmıştır. Dead Silence, Elm Sokağı, Candy Man, Poltergeist ve daha nicesi… Bir diğer yandan dizi olarak gerilim tadındaki Twilight Zone, V: The Final Battle, X Files, Twin Peaks temaları ise önemli ölçüde efsaneleşmiş eserlerdir.



Bunlardan bağımsız olarak TRT’de yayınlanmış olan “Clementine” adlı çizgi film ise korku ve gerilim hattında travma geçirten yapıtlar arasında yerini alırken şarkısını da unutmamak, unutturmamak gerek. Tüm bu eserleri bir albüm yaparsak bonus track olarak bizden bir eserle noktayı koyabiliriz. Yağmur & Durul Taylan’ın bir dönem Star’da yayınlanan dizisi Sır Dosyası’nı unutmamak gerek. Tekinsiz evlerin jenerik müziği ile unutulmaz ana temalar arasında Demir Demirkan’dan “Ahura” olarak yerini alıyor.


Stephen King'den Olma En İyi 10 Korku Filmi


Gökten 10 Stephen King korku uyarlaması yağsa, diğer taraflara düşenleri de unutmadan, muhtemelen tepemize düşecek olan filmler az çok bellidir. Genelde uyarlamaları takıntı haline getirilebilen televizyon serileri ya da filmlerden oluşur. Bazen bu takıntı, öyle bir hal alır ki mutfak masanızda Stephen King uyarlaması bir film bulsanız, izlemekten kendinizi alıkoyamazsınız. Mutfak masanızda niye bulasınız, ben buldum o ayrı… Tüm bu olan biten içinde Stephen King de postacı, pizzacı niyetine bazı filmlere figüran olarak konuk olmuştur. “Kara Kule” yi beklerken, en iyi 10 Stephen King korku filmi uyarlamasını sizin için listeledik.
 10. The Mist/ Öldüren Sis (2007- Frank Darabont)

Yine Stephen King uyarlamaları olan “Shawshank Redemption – Esaretin Bedeli” ve “Green Mile – Yeşil Yol”un yönetmeni Frank Darabont’un diğer bir Stephen King seçimidir “The Mist”… King Sis’inden kısa öykü uyarlaması olan bu filmin sonu Darabont ve King işbirliğiyle öyküden farklı olarak değiştirilmiştir. Ne olduğu belirsiz bir sisin kasaba üzerine çökmesiyle markete sığınan insanların yaşadığı olayları konu alan filmde Marcia Gay Harden’ın  “Mrs Carmody”  karakteri dikkat çekmektedir. Kişisel olarak izlerken kafasını bir market duvarından ötekine vurmak istediğim bir karakterin uyuzluğunu başarılı bir şekilde canlandırmıştır.
9. Cujo The Dog/ Kuduz Köpek (1983-Lewis Teague)


Şirin bir Saint Bernard kopek kudurursa ne olur… Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlanan ve yine sonu değiştirilen film,  bir it ve kopuk olan Cujo’nun kuduruk maceralarını aktarmaktadır. Ve ne yazık ki Amerika yapımı dizilerde havlayan kopek görüldüğünde “aha Cujo” diye bol bol anılmaktadır. Köpeğiniz varsa kendisini uygun bir odaya geçirip öyle izlemeniz tavsiye olunur.
8. Creepshow/ Korku Şovu  (1982- George A. Romero)
Zombi üstadı George A. Romero’nun Stephen King işbirliğiyle ortaya çıkardığı “Creepshow”, 5 öykünün derlenmesinden oluşmaktadır. Zombilerin alalde uçuştuğu bu eser, 1950’lerin efsane “E.C. Comics” çizgi romanlarından esinlenilerek Stephen King’le birlikte servise sunuluyor.

 7. Salem’s Lot  (1979- Tobe Hooper)

Tobe Hooper yönettiği ve David Soul, James Mason, Lance Kerwin oynadığı 1979 yapımı  TV filmi Salem’s Lot, Stephen King’in 1975 yılında aynı adla yayınlanan kitabından uyarlanmıştır. Salem’s Lot, tekrar 2004’te Mikael Salamon tarafından tv dizisi olarak çekilir ve 1979 yapımında Reggie Nalder’in canlandığı Kurt Barlow adlı vampire Blade Runner’ın Roy’u Rutger Hauer can verir ya da alır; bilemedim…
6. Christine (1983- John Carpenter)
Büyük insan John Carpenter’ın yönetmenliğine imza attığı yapım, seksi 1959 model Plymouth Fur Christine’in yolların seri katiline dönüşmesini aktarır. King’in romanından uyarlanan filmdeki araba demeye dilimizin varmadığı kırmızı Christine’in, kendisine yapılan haksızlıklar karşısında katile dönüşeceği anlarda radyosu çalışmaya başlar.

5. Misery/Ölüm Kitabı (1990-Rob Reiner)
“Şöyle uzanın küçüklüğünüze dönelim” deseler, “dönmeyelim, mümkünse uzanmayalım da” diyebileceğimiz nadir filmlerden Misery.  Halen aklımıza bacaklara çalışan anormal aktivite insanı Kathy Bates’in yatakta uzanan ya da dik oturan günahsız yazarımızın bacaklara çalışması gelebilmektedir. Stephen King’in sevdiceğimiz “Stand By Me” filmini de çeken Rob Reiner, Misery ile filmografisinde değişik bir hamle yapar ve bize de izleyip bol bol anmak düşer.

                     Sağdan Sola: Çekiç, Allah yarattı demeyen bir Kathy, bahtsız yazar ayağı
 4. Carrie/Günah Tohumu (1976-Brian De Palma)

Dominant annesinden ve ergen triplerinin gereksizliğinden baymış Carrie’nin okul balosunda estirdiği terörü aktaran filmin yönetmen koltuğunda, eşi benzerine az rastlanan Brian De Palma oturmaktadır. Bir çok sahnesiyle kendinden sonraki korku filmlerine de ilham kaynağı olan Carrie’nin balodaki halini,  son zamanların en başarılı korkularından olan 2005 yapımı “The Descent”teki kan gölünden çıkan Sarah’la tekrar hatırlamak mümkün. Vizyona girmesi “Evil Dead”le birlikte merakla beklenen 2013 yapımı “Carrie” ise De Palma’nın uyarlaması ilk filmin yeniden çevrimi olması yerine romanın yeni bir uyarlaması olarak sinemalarda gösterime girecek.
 3. It/O (1990-Tommy Lee Wallace)
Aynı adlı King romanından uyarlanan yapım, çoğu insanın palyaço fobisini görüp arttırmaktadır. Film, baş it kopuk “Pennywise” adlı palyaçonun mahalleye korku salmasını konu edinmektedir. 1990 yılında üç bölüm halinde mini dizi olarak yayınlanan film, sokakta mazgalların yanından geçmenizi de bir süre engelleyebilecek yapıdadır. Tim Curry’nin başarılı bir şekilde canlandırdığı “Pennywise”,  film boyunca sadece şanslı yedilinin değil sizin de peşinizden koşmaktadır.
 2. Pet Sematary/Hayvan Mezarlığı (1989-Mary Lambert)

“Bir efsaneydi, efsaneydi senle içli dışlı olmak” denilebilecek, erken yaşta deneyimlendiğinde travma geçirtme potansiyeline sahip bir film Pet Sematary. Kendi halinde bir aile, taşraya taşındıktan sonra evin hemen dibindeki otobanın her türlü canlıyı tek tek indirdiğine şahit olur. Gidilecek tek yön ise hayvan mezarlığıdır. Bir korku klasiği olan bu yapım, bir iskambil kağıdının da nelere kadir olduğunu tekrar tekrar hatırlatmaktadır.
 1. The Shining/Cinnet (1980-Stanley Kubrick)



Stephen King’in Kubrick eserini takdir etmediğini bilmek, ayrıca üstüne kuma getirmeye çalışması pek bir şey değiştirmemektedir. Bu film çoğu insanın sinemaya bakış açısını değiştirecek derecede önemli bir yerde durur. Jack beyi efendi bir aile babası gibi gösteren  filmin re-cut fragmanı, Youtube semalarında dolanarak haftada bir açıp gülümsemenizi sağlayabilir. Bu muhteşem film için ise bir şey demeye gerek var mı; bizce yok…

6 Nisan 2010 Salı

Deliliğin dağlarında karanlık tarafa hoş geldin...

"Dünya başka bir dünya gibiydi. Uysallaştırılmış, zincire vurulmuş bir canavara bakmaya çalışmıştık, oysa orada gördüğümüz, canavarca ama özgür bir şeydi. Dünya dışında bir şeydi, insanlar da, hayır, insanlık dışı değildiler. En kötüsü de buydu anlıyor musunuz? İnsanlık dışı olmadıkları kuşkusu... Ağır ağır çöküyordu bu duygu insanın üstüne... Çığlıklar atıyorlar, sıçrıyor, oldukları yerde dönüyor, yüzlerini korkunçlaştırıyorlardı; ama insanı heyecanlandıran, insanlıklarını- sizinki gibi olan insanlıklarını- ve bu çılgın, coşkun kalabalıkla olan uzak akrabalığını düşünmekti. Çirkindi. Evet, oldukça çirkindi; ama yüreğin varsa, o gürültünün korkunç sıcaklığının, içinde ufacık da olsa bir tepki yarattığını kabullenir; senin- ilk çağların gecesini böylesine uzak olan senin-kavrayabileceğin bir anlamı olduğundan uzakta uzağa kuşkulanabilirdin."

James Conrad - Karanlığın Yüreği

İnsan, kendini bulmak için bilinmeyen topraklara doğru yönelip iyi yönünü keşfetmeye doğru ilerlerken aynada yansıyan arkasındaki canavarda görmek istemediği karanlık tarafıyla karşılaştığında şok olur. İdinde ya da ininde gördüğü H.P Lovecraft’ın The Outsider'ındaki yabancısı kendisi olan ötekisiyle özdeşleşene kadar... Köküne kadar İngiliz Viktoryen etiğinin baskılarının getirdiği korku yansımalarından tutup Dr Jeckyl’lı Mr Hyde'a uzanmak mümkündür bazen kişinin iyi ve baskılanmış kötüsüne daha yakından bakmak için... Frankestein, Dracula gibi pek çok kötü söz dinlemeyen oğul, İkarus'un idinde saklıdır. Sanayinin devriminden ekonomik bunalıma uzandıktan sonra insan, karanlığın yüreğindeki doğanın bilinmeyenine bakar ve o arada King Kong'la karşılaşır. Ve Goya buyurur: “Us uyuduğu zaman ucubeler ve canavarlar yaratır.”

Işıklar kapansın, karanlıkta av başlasın...

Yağmurlu bir cuma gecesinin vazgeçilmez klasiği kişiselde yorgan altı patlamış mısırın eşlik ettiği bir korku filmi olmuştur. Parmaklar bir dvd arayışına yönelir ve aralarından daha önce ismi bile yine kişiselde duyulmamış bir film seçilir. O mehtaplı gecelerde korku filmleriyle yüzleşmenin bir başka rahatsız seyri gerçekleşir; The Descent...

Türkçeye tuhaf çevirimi “Cehenneme Bir Adım” olan The Descent, deliliğin dağlarından karanlığı yüreğine düşen bir kadının hikâyesine sürükler. İngiliz Sinema Yazarları Birliği tarafından “Yılın En İyi Korku Filmi” olarak seçilen Neil Marshall'ın yazıp yönettiği 2005 yapımı filmin daha başında Sarah (Shauna Macdonald), kocasını ve kızını kendinin de içinde bulunduğu bir trafik kazasında kaybeder. Ardından hastanede uyanır ve yataktan kalkarak uzun ve kimsesiz koridorda koşar. Sarah, koştukça arkasında bıraktığı her ışık bölmesi kapanır. Film de aslında burada başlar. Üzerinden yıl geçmesiyle Sarah ve beraberindeki beş kişi ki bunlardan biri de Sarah'ın kocasıyla ilişki yaşadığını başta kondurmak istemediğimiz Juno (Natalie Mendoza) olmak üzere mağara inişi yapmak için dağları aşarlar. Juno tarafından seçilen kel alaka bir mağarada çıkış yollarının kapanmasıyla çaresiz nereye gittiklerini bilmeden ilerlerler. Ancak klasik olarak yalnız değillerdir. Kızlarımız, Yüzüklerin Efendisi'ndeki orklarla Gollum arası bir görünüme sahip, seyrederken “it kopuk” olarak adlandırılabilecek “Crawlers” denen insan sürüngenlerle av ve avcı savaşının ortasına düşerler.

Bir garip avcı: “Crawler”

Bir varmış bir yokmuş; bir zamanlar “Neandertaller”le “Homo Sapien”ler varmış. “Homo Sapien”ler kafataslarındaki çıkıntı ve ileri görüşlülükleri sayesinde ilerlerken Neandertaller yok olmuşlar. Böyle bir eskiye dönüşü anımsatan filmde mağaralarda binlerce yıl yaşayıp buna göre evrimleşen, yarasa gibi format yiyen yaratıklarla karşılaşıyoruz. Kör, insanımsı bu it kopuk yamyamlar gore telinden çalıyor. Bu vahşilik içinde Sarah'ın da içindeki hayvan uyanarak avken avcıya dönüşmeye başlıyor. Biz de yıllardır uygarlık ve yabanıllığın kesiştiği hikâyelerden başlayarak bir kadının zihninin yarattığı bilgisayar oyunu gibi bir ortama düşüyoruz. Bu it ve kopuk sürüsünün, patriyarkanın muhafazakârlığıyla kadının düşmanı gibi okunması gibi pek çok okumayı es geçerek denilebilir ki film; bir korku filminin izleyiciyi rahatsız etmesi, germesi gibi tüm işlevlerini yerine getiriyor. Yaşadığı travmadan sonra yeniden doğması gereken Sarah, kendi içinde savaş veriyor gibi gözüküyor. “Bu kadın başında öldü mü yoksa kafayı mı sıyırdı, yoksa yoksa...” diye filmde bir kuşkudur alıp başını giderken zihni insanla oyun oynamaya devam ediyor. Diğerleri sapır sapır dökülürken Juno ile Sarah bu ilkel insanımsı yaratıklarla savaşmaya başlıyor. Tabii daha sonrasında kızlarımızı kendi aralarında da ağır bir hesaplaşmayla “kadını kadının kurdu” olarak görüyoruz. Filmde Sarah, kan gölünden çıkarken Apocalypse Now'dan Benjamin'in mezuniyet psikopatı Carrie (Carrie) ve gönüllerin avcısı Ripley'le (Alien Serisi) karıştırılmış bir resmi olarak yeniden doğuyor. Korku filmlerinde tünel ve mağara kültürünün rahim olarak algılanması da tabii bu doğum olayına tuz biber olabiliyor.

Level 4: Doğum günüm bana geldiğin gündür...

Sarah'ın zihni, uyku duvarının ötesine geçerek deliliğin dağlarında gezinirken kendi karanlık tarafına da hoş gelmiş bulunuyor. Filmde arada gördüğümüz, kızının uzattığı “doğum günüm bana geldiğin gündür” türevindeki beş mumlu (Sarah'sız beş kız ) ve altı mumlu (altı kız kupa full) pasta da zihnine “yeniden doğum” uyarısı yolluyor. Sağ gösterip sol vuran bir finale ilerleyene kadar klostrofobi seyredenin yakasını bir türlü bırakmıyor. Sarah'ın aklı uyurken deliliğe doğru ilerleriyor ve canavarlar yaratıyor. “Bütün bu olanları sen hastanede zihnindekilerle hesaplaşırken yarattın” diyor insan ki enteresan bir şekilde filmin ikincisi taze taze piyasaya sürülüyor. Sarah artı bir sürprizle ikinci filmde yine karşımıza çıkıyor. İzlemek lazım ki yorum yapmak yanlış olur dedirtiyor. Ama o da ne yoksa Sarah'ın dediği gibi zihnin senle yeniden bir oyun mu oynuyor, kaç canını kaldı... Doğa uygarlığın bilinçaltıysa karanlığın yüreğine akan insan, oraya inerken kendi kıyametini yaratıyor. O zaman yazının bittiği yerde, kıyametin geldiği anda Sarah, Juno’ya sesleniyor, The Apocalypse Now'ın derinliklerinden The Doors’tan geliyor... “ This is the end, Beautiful friend. This is the end. My only friend, the end.”


Özge Öndeş
Kaynak: http://www.resetmagazine.net/resetsayi33/sinema/descent.html